facebook twitter instagram pinterest bloglovin Email

Tumblr Tadında Bir Blog

O gemi bir gün gelecek...

Bavulun İçinden Çıkan 9 Kelime

Ben bu evde hiç mutlu oldum diyemedim diyen bir anne

Annem öldükten sonra, çatı katını toplarken bulduk onu. Eski, yıpranmış bir sandık. Bavul değil aslında… Koca bir sessizlikti.

Açtık.

İçinde neler yoktu ki… Kenarları sökülmüş bir yazma. İşlenmiş ama hiç giyilmemiş bebek patikleri. Sararmış birkaç fotoğraf… Okunmamış, belki de hiç gönderilmemiş mektuplar. Ve en altta, katlanmış bir kâğıt. Küçük, ürkek bir not gibi.

"Ben bu evde hiç 'mutlu oldum' diyemedim."

Yalnızca dokuz kelime. Öylece kaldım. Sanki biri kalbimin tam ortasına buz gibi bir taş koydu. Dokuz kelime, dokuz yıl çığlık çığlık sustu içimde. Çünkü bazı cümleler bağırmaz… Ama insanın içini susturur, nefesini keser.

Babam hep "Kadın şükrederdi," derdi. "Vefalıydı," derdi. Evet, vefalıydı. Ama kendine değil. Hep başkalarının neşesine sadık kaldı. Kendi gülüşünü erteleyip, bizim tebessümümüzü bekledi. Aynaya her baktığında, oradaki yabancı kadının gözlerine bile bakamadı belki de.

Çorba karıştırırken değil, sessizce dolabı silerken ağlamış. Geceleri mutfağın lambası sönmezdi. Ben uykudayken, o mutfağı temizlerdi. Bez ses çıkarmasın diye iki kat yapardı. Hiçbir şeyi kirli bırakmazdı. Duygular hariç… Onları derine, görünmeyen bir yere saklardı. Ta ki o son nefesine dek.

Bayram sabahları herkesin yeni kıyafetini ütülerdi. Ama kendisi hep geçen seneki siyah bluzu giyerdi. "Üşüyorum" demezdi, "yoruldum" hiç duymazdık. Kendi doğum gününü hep unuturdu. Misafirlerle gülümserdi ama çaydanlığa yaslanınca yüzü düşerdi. Gözyaşını bizden saklamak değil, kendine bile göstermemekti derdi belki… Belki de aynadaki silüetine bile hesap verememekti.

Biz güldükçe, o eksilmiş. Ne zaman ki sofraya koyduğu yemeği beğenmedik, o bir tabak daha az koydu sonraki gün. Ne zaman ki misafirler onun tatlısını övmedi, o hep "bir daha yapmam" derdi içinden — yapardı ama söylemezdi. Mutluluğa susmuştu. Gözümüzden sakındığı ne varsa, içine gömmüş. Bir ömrü tek cümlede mühürlemişti annem. Söyleyemediklerini o notla gömmüş, bize miras gibi bırakmış. Bir mezar taşı gibi…

O gün anladım: Bir evde bir kadın susuyorsa, orası ev değildir. Nefes alınır belki, ama yaşanmaz. O koca duvarlar, dilsiz bir mezarlıktan farksızdır. Ve bazen bir cümle, bir hayatın değil, koca bir neslin mezar taşı olur.

Annem o gün ikinci kez öldü bende. Ve o cümle hâlâ yutkunamıyor içimde. Her uyandığımda, her aynaya baktığımda, her sustuğumda o dokuz kelime yeniden canlanıyor. Bir fısıltı değil, bir çığlık gibi içimi parçalıyor.

"Ben bu evde hiç 'mutlu oldum' diyemedim."

📌 Okuyana Not:

Evinizdeki kadın susuyorsa, duyduğunuz sessizliği "huzur" sanmayın. O sessizlik, bir fırtına öncesi sessizliği olabilir. Çünkü bir kadın "mutluluğa susmuşsa," orada hayat çoktan eksiye düşmüştür. O suskunluk, duvarların bile ağladığı bir çığlığa dönüşmeden, kulak verin. Belki de bir ömrün son dokuz kelimesini duymadan önce…

Bu yazı sizde hangi duyguları uyandırdı?

Paylaşmak ister misiniz?

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Açmayı bilmeyen çiçek, kokusunu hep içinde saklar.

Bir kadın tanıdım.
Sesi yükseğe çıkmazdı.
Sevinçlerini bile fısıltıyla anlatırdı.
Ne zaman güldüğünü sansan, aslında sustuğunu fark ederdin.
Kendi kalbini bile kırmadan yaşayan biriydi.
İçinden geçeni dışarı çıkarmaz, çıkaramadığı için de daha da derinleşirdi.

Bazen bir çiçek gibi görünürsün ama aslında topraktan çok şey gizlersin.
Güneşi istersin ama yanmaktan korkarsın.
O da öyleydi.
Yüzü aydınlıktı ama içi gölgelerle doluydu.

Yanında olmak için çok çaba harcadım.
Ama fark ettim ki…
O hep biraz uzağındaydı kendisinin.
Kendine bile yaklaşamıyordu.
Dokunulmaktan değil, anlaşılmaktan korkuyordu aslında.

Bazı insanlar sevilmeye hasret kalır ama sevilince susar.
Ne yapacağını bilemez.
Birilerinin gitmesine öyle alışmıştır ki,
Kalan biriyle ne yapılır, unutmuştur.

O da sevildiğini bildi.
Ama o sevgiyi kalbinin dışına çıkarmaya hiç cesaret edemedi.
Sanki biri “beni çok sev” dese susacak,
Ama biri giderse içinden parçalanacak gibiydi.


Açmayı bilmeyen çiçek, kokusunu hep içinde saklar.
Korkar… sevileceğinden bile korkar.
Göz göze geldiğinde gözlerinden önce yüreği kaçar.
Sarılmak ister ama sarılınca kendini kaybeder diye geri çekilir.
En çok sevilmek isterken,
En çok sevilince ne yapacağını bilemeyen olur.
İçinde çağlayanlar varken, sesi hep sessizliğe yaslanır.

Kökü derindedir ama çiçeği hep tomurcuktur.
Ne rüzgârla savrulmak ister,
Ne güneşle yanmak…
Hep bekler…
Ama hiçbir zaman tam açmaz.

Arkasından tek bir şey düşündüm:

“Bir gün o çiçek mutlaka açacak, biliyorum…
Ama ben artık orada olmayacağım, açtığında…
Çünkü bazı baharlar,
en çok bekleyenlerin ömrüne hiç uğramaz…”

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum


 

Kadını ilk kez bir banka otururken görmüştüm.

Elinde bir kitap vardı, ama sayfaları çevirmiyordu.

Rüzgâr saçlarını savuruyordu. Birini bekliyor gibiydi.
Ama sonra fark ettim…
Hiç kimseyi beklemiyordu, sadece geçmişini izliyordu.

Zamanla konuşmaya başladık.
İlk önce kısa cümleler…
Sonra çayla uzayan sessizlikler.
Her şeyin başı ve sonu arasında bir yerlerde buluştuk.
Ne tam zamanında geldik birbirimize, ne de çok geçtik.

Kadın bana çok şey anlatmazdı ama neyi anlatmadığını çok iyi bilirdim.
İnsan bazı insanların gözlerinde, suskunluğun ne anlama geldiğini öğrenir.
O, içi anlatılmamış heveslerle dolu bir suskunluktu.
Hiç lunaparka gitmemiş ama gitmiş kadar heyecanlanan bir çocuk gibi…
Hiç ağlamamış gibi gülen ama gülümserken dahi içi sızlayan biri gibiydi.

Bir gün, sadece şöyle dedi:

“Benim hayatımda herkes biraz geç kaldı.”

Bunu duyduğumda, geç kalmamak için her sabah ondan önce uyanmaya başladım.
Konuşmasa da bir şey isterse diye notlar bıraktım.
Çayını nasıl içtiğini ezberledim.
Canı bir şey çekmesin diye değil, çektiğinde hemen yanında olayım diye…
Çünkü bazı insanlar sadece heveslerinin yarım kalmasına değil, heves ettiklerine bile alışmamış olur.

Bir gün ona küçük bir kutu verdim.
İçinde çikolata, bir yaprak, bir resim, bir not:

“Sen istemesen bile ben sana her gün bir parça sevgimi bırakacağım.”
Hiçbir şey söylemedi.
Ama çikolataları yediğini biliyorum.

Zamanla konuşmaları kısaldı.
Bakışları azaldı.
Sustu.
Ve bir gün kalktı.
Omzuna çantasını attı.
Hiçbir şey demeden yürüdü.

Arkasından seslenmedim.
Ama içimden bir cümle yürüdü ona doğru, usulca:

“Oysa ben, seninle geçireceğim saniyeler eksilmesin diye sana hep koşardım.
Şimdi sen…
Benden eksiliyorsun.”

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum


Babamın ölümünün üzerinden tam üç ay geçmişti.

İnsanın annesi öldüğünde yetim olur, ama babası öldüğünde... Ne olduğunu tarif etmek zor. Bir yanın koca bir eve benzer, artık sobası yanmaz, penceresi açılmaz.

Dolabındaki eşyaları tek tek ayırırken, bir ceket vardı… Kahverengi, kalın kumaşlı. Omuzları düşmüş, düğmelerinden biri kopmuştu. Ama çocukken hep onu giyerdi. O ceketin cebine sakladığım misketlerimi hatırlıyorum. Babam anlamaz sanırdım.

Ceketi terziye götürdüm, tamir ettirmek istedim.
Cebinde bir zarf çıktı.
“Bu içerideydi, muhtemelen özel bir şey,” dedi terzi.
Zarf sararmıştı. El yazısı...
“12 Eylül 1989 / K.” yazıyordu.

‘K’ annemin baş harfiydi.

Ellerim titredi. Eve gidince açtım mektubu. Kâğıt çok eskiydi, yer yer silinmişti.
Ama kelimeler hâlâ sıcaktı.

“Benden önce gidersen, cebine bu mektubu koyacağım. Ama senden önce gidersem… Lütfen arada bir çıkar, okur gibi yap. Hem ben utanırım, hem sen rahat edersin.”

Gözlerim doldu.
Okumaya devam ettim:

“Bu ceket seni taşıyor ya hani...
Sen her giydiğinde omzundaki yükü hissediyorum. Çocukları okula götürürken, beni hastaneye taşırken, maaş kuyruğunda beklerken…
Her şeyini sustun, her şeyini bastırdın.
Ama ben hep fark ettim.

Sana baktığımda gençliğimi, yaşlılığımı, iç çekişimi görüyordum.

Beni sevdiğini hiç söylemedin. Ama ben her seferinde inandım.
Ceketin cebine bıraktığın kuru papatyalardan, bana verdiğin son lokmadan, çocukları uyutup bana sorduğun ‘iyi misin?’ cümlesinden.

Seni çok sevdim.
Bu mektubu okurken hâlâ yaşıyorsam, gözlerime bak.
Ama okumuyorsan ve ben gitmişsem… Ceketine sinen yanım kalmıştır. Helal et.”

Kâğıdı defalarca okudum.
Sonra sustum.

Anladım ki bazı aşklar hiç gösterilmez ama her şeyi taşır.
Babam annemi hiç öpmedi gözümün önünde. Ama onun için ömrünü cebinde taşıyacak kadar çok sevmiş.

O ceket hâlâ evde.
Cebinde o mektup, mektubun üstünde küçük bir kurumuş papatya duruyor.

Kimse bilmez ama bazen geceleri o ceketi giyip balkonun ucuna kadar yürüyorum.
Sanki babam yanımda, sanki annem o eski sandalyede, gözümün ucundan sesleniyor:

“İyi misin?”

Ve ben sadece başımı sallar gibi yapıyorum.

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Couple sitting at a table together

 Kafenin bahçesinde her şey aynı kalmıştı.

Masa aynı masa, sandalye aynı sandalye, garsonlar bile artık selam verip geçiyordu. Adam, elinde kâğıt bardakta çayıyla her pazar öğlen orada oturuyordu. Sanki biri gelecekmiş gibi… Sanki yarım kalmış bir cümle tamamlanacakmış gibi.

Kadınla tanışalı on yıl olmuştu. Yağmurlu bir pazar günüydü. Sandalyeler ıslaktı. Kadın gelip “Masayı paylaşabilir miyim?” demişti. Paylaştılar. Çayı, suskunluğu, göz göze gelince utangaçça çevrilen bakışları… Sonra her pazar oraya geldiler. Hiçbir söz verilmedi. Ama her pazar orada oldular.

Bir gün kadın geldi ve sadece şu cümleyi kurdu:

“Yorgunum.”

Ardından gitti.

Adam o günden sonra hep geldi. Her pazar, aynı saat, aynı masa, aynı kâğıt bardakta çay. Yorgunluk geçerdi, bilirdi. Belki zamana, belki sessizliğe ihtiyacı vardı kadının.

Yedi yıl geçti.

Geçen pazar, garson bir not getirdi:

“Yorgunluk geçti. Döndüm. Aynı masada mısın?”

Adam gülümsedi.
Çay soğumadan, gözler yaşlanmadan bazı aşkların sadece yavaşça yaşanması gerekiyordu.

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum


Abinin biri vardı 40 yaşındaydı rakı masasında falan içerken elinde mutlaka bir fotoğraf olurdu, birkaç ay sonra bu abi vefat etti. Ailesi falan yoktu, evinde bir kutu çıktı. Kutunun içinde birkaç fotoğraf ve bir mektup vardı şey yazıyordu mektupta; "Hani sözümüz vardı birbirimize, elma şekeri yiyecektik birlikte. Öyle büyüyüp gidecektik, o kocaman lunaparklarda el ele dolaşacaktık. Hani hep derdin ya, saçlarını koklayıp yıldızları saymak istiyorum diye. Bir gün yapacağız." mektubun yanında küçük bir kağıt vardı orda yazan cümle şu anki içtiğim rakıya sebep. 'Bana bir sözün vardı ya Züleyha, 11 yaşında vermiştin ellerimi tutarken. Seninle yaşlanmak istiyorum, öleceksem seninle olsun istiyorum, bak bana söz ver eğer ben ölürsem 41 seneden evvel yanıma gelme, sen ölürsen de ben gelmeyeceğim. Neden 41 dediğimde, baban ve annenin 41 yaşında öldüğünü söylemiştin demiştin ya hani. İşte sen beni bıraktın ve gittin. Ben bugün 41 oluyorum. Bak şimdi babanın ve annenin öldüğü yaştayım Züleyha'm, yanında yer ayır kollarına geliyorum." başka kelama lüzum yok. Şerefine Süleyman abi, şerefine Züleyha abla, şerefinize içiyorum...
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Leonardo da Vinci `Son Akşam Yemeği` isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan 3 yıl geçti. `Son Akşam Yemeği` neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci heüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.

Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..

 Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:  `Ben bu resmi daha önce gördüm…`

`Ne zaman?` diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı..

`Üç yıl önce` dedi adam. `Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce.. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti..`

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır..

Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır..
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Carlo, İtalya’da Fiat otomobil fabrikasında çalışan, kendi halinde bir işçiymiş. Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün İtalya ziyaretine kadar da kimse onu tanımazmış.
De Gaulle’ün İtalya gezi programında, Fiat fabrikaları da varmış. De Gaulle fabrikayı gezerken, birden duraklamış. Tezgahın başındaki işçi dikkatini çekmiş ve ellerini açmış: ‘Ooo Carlo, sen burada mısın?’ Carlo cevap vermiş: ‘Vay Charles, sen misin?’ De Gaulle ile Carlo sarmaş dolaş olmuş.
Herkes şaşkın. De Gaulle dönüp anlatmış: ‘Carlo ile biz eski arkadaşız. Alman işgalinde birlikte çalıştık. Bize çok yardımı oldu.’
İtalyan protokolü, hemen durumu idare etmiş. ‘Ekselans, bu fabrikanın en iyi işçisi Sinyor Carlo’dur. Önümüzdeki günlerde kendisine törenle bir madalya takacaklar.’ De Gaulle çok memnun olmuş. Carlo ile vedalaşıp fabrikadan ayrılmış.
Herkes Carlo’nun etrafını sarmış:
… Yahu, sen De Gaulle’ü nereden tanıyorsun? 
… Söyledi ya..
… Sen daha önce niçin bize bundan söz etmedin?
… Çok mu önemli?
Aradan birkaç ay geçmiş; olay unutulmuş. Bu defa İtalya’ya, Amerika Başkanı Nixon gelmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırıyorlarmış. O da tıpkı De Gaulle gibi birden duraklamış: ‘Vay Carlo, sen burada mısın?’ Aynı sahne; sarılıp kucaklaşmışlar.
Nixon anlatmış: ‘Ben o zaman genç bir avukattım. Carlo’nun bir işi düştü; bana geldi. İlk kazandığım dava onun davasıydı.’
İtalyanlar yine şaşkın. Nixon gidince Carlo’yu sorguya çekmişler:
… Anlat yahu, Nixon’ı nereden tanıyorsun?
… Canım, gençlik yıllarımızda Amerika’ya gitmiştim. Başıma bir iş geldi. Param yok. Genç, tecrübesiz bir avukat buldum; davayı kazandı. Sonra İtalya’ya döndüm ve fabrikaya girdim. O da Başkan olmuş.
… Yahu insan söylemez mi?
… Çok mu önemli?
Gel zaman git zaman, fabrikaya bu sefer Rus Başbakanı Kosigin gelmiş. Dolaşırken, Carlo’nun önünde durmuş: ‘Yoldaş, senin adın Carlo değil mi?’ Carlo cevap vermiş: ‘Evet Aleksi.’ Yine sarmaş dolaş.
Kosigin gidince, Carlo açıklama yapmak zorunda kalmış:
..: Gençliğimizde biraz komünistlik yaptık. Bunu da o zaman tanıdım.
… İnsan söylemez mi?
… Çok mu önemli? Ben öyle çok adam tanırım.
Fabrika müdürü kızmış:
… Yani şimdi, neredeyse Papa’yı da tanıdığını, arkadaşın olduğunu söyleyeceksin.
… Ooo, çok iyi arkadaşımdır.
… Uydurma.
… Tecrübesi bedava.
Müdür daha da sinirlenmiş: ‘Tamam, o halde Pazar günü Vatikan’a gidelim. Bakalım Papa seni tanıyacak mı?’ Carlo gayet sakin cevap vermiş: ‘Olur, gideriz.’
Pazar günü gelmiş. Müdür, muavini ve Carlo Vatikan’a gitmiş. Carlo izin isteyip Vatikan’ın kapısına gitmiş. Nöbetçilerle bir şeyler konuşmuş. Kapı açılmış; içeri dalmış.
Müdür, muavinine dönmüş:
… Yoksa Papa’yı da mı tanıyor?
… Kim bilir? Bakalım, göreceğiz.
Biraz sonra meydandaki kalabalık dalgalanmış. Herkes Papa’yı görmek için hareketlenirken, balkonun kapısı açılmış ve Papa yanında Carlo ile görünmüş. Müdür muavinine, muavin müdüre bakarken, Carlo da gözleriyle meydandaki kalabalık arasında, müdürünü aramış.
Papa tam duaya başlarken, Carlo kulağına eğilmiş: ‘Sen duaya devam et. Bizim müdür yerde yatıyor. Gidip ne olduğuna bakayım.’
Carlo fırlayıp meydana koşmuş. Kalabalığı yara yara müdürün yanına varmış. Bakmış adam yerde baygın; ayıltmaya çalışıyorlar. Muavine sormuş:
… Yahu ne oldu buna?
… Bayıldı.
… Beni Papa’nın yanında görünce mi bayıldı?
… Hayır, seni Papa’nın yanında görünce bayılmadı. Arkamızdaki iki Japon sana bakıp, ‘Yahu bu bizim Carlo.. Yanındaki takkeli adam da kim?’ deyince düşüp bayıldı.
Hasan Pulur
Olaylar ve İnsanlar
…..

Görsel: 2015 yılında kaybettiğimiz, Türk gazeteciliğinin duayenlerinden Hasan Pulur.


Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

+Aşık nasıl olunur? 
-Heyecanlanırsın.
+Heyecanlandım 
-Gülersin.
+Güldüm. 
-Nefes alamazsın. Sanki biri ağzını tutmuş gibi olursun. 
+Nefes almazsam ama ölürüm. 
-İşte nefes almadan yaşarsan aşık olursun.
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Dön bak aynaya, gözlerinin altında nasıl birikmiş dünlerin dağları. Hisset, nasıl çökmüş bunaltılar kaburgalarının üzerine. Düşün, nasıl kaybettin bunca şeyi?

Bir mayıs ikindisi mesela, çay demleyeceksin. Keyifle masaya oturacaksın, çayından bir yudum alacaksın ve uzun uzun susacaksın. Çayın tadı buruk, yalnızlığın tadı acı, gençliğinin en güzel günleri zulüm gibi gelecek.

Öldürmeyen acı güçlendirmeyecek seni. Herkes gibi sevmeye çalışacaksın ama sevemeyeceksin. En dolu yanlarını tükettiler senin. Kırık dökük, yarım yamalamak, parça parça bir kadınsın şimdi sen.

Özlediğin şeyler olacak. Şehirler avuçlarında ufalacak, hayallerin parmak uçlarında un-ufak olacak, umutsuzluğa kapılacaksın. Zaman zaman, için daralacak, gökyüzüne tırmanmak isteyeceksin. İnsanız biz, tutsağız yeryüzüne; tırmanamayacaksın.

Toprağı yumrukladığın zamanlar olacak. görüyorum, aynı yollardan geçiyoruz farklı zamanlarda. düş kırıklıklarımız aynı, kırıldığımız yanlar da öyle. Farkındayım, hayatının anahtarını kaybetmiş gibi dolanıyorsun ortalıkta. Dolanıp dolanıp, başladığın yere geliyorsun.

En güzel parçalarını, en sahte insanlarda bıraktın sen. Sesin kısıldı, gözlerin yandı, su alev aldı, yağmur toprağı yaktı. Öyle zor zamanların oldu senin, ayaktasın. Ayaktasın ama düşüp, kalmak üzeresin. Ayaktasın, ayaktasın ama oturacak yer arıyorsun.

Dön bak aynaya, gözlerinin altında ki felakette kimin imzası var? Sakla hatıralarını, koy cebine. Cesur ol, sor, ne yıktı böyle seni? Sen teslim olacak kadın mıydın bunca korkuya ve acıya? Bir kibrit çöpü gibi, tek celselik bir yangın, nasıl bitirdi seni? Sen samandın da insanlar kıvılcım mı oldu?  Yoksa! Sen ateştin de insanlar mı baruttu?

Sen nasıl yandın böyle, sor kendine. Cesur ol, sen miydin cayır cayır yanan, yoksa sen miydin cayır cayır yakan? Cesur ol, yanmışsın yanacağın kadar, küllerinden doğamadıkça yanamazsın daha fazla.

Pişmansın. Kırdığın onlarca kalp var. dokunduğun yeri yakıyorsun, dokunma. Bana da dokunma. Pişmansın, öfkene yenildiğin anların var. özlüyorsun, herkesten çok kendi geçmişini özlüyorsun ve insanlığının köküne kadar pişmansın.


Aç gözlerini, hayattasın hala! Korkma, cesur ol. Yanamazsın daha, en büyük yangınlardan çıktın. Aç gözlerini, nefes alıyorsun. Kalk yerinden, cesur ol, dök bütün fazlalıklarını. Sil at dudaklarına yük olan cümleleri, kalk ayağa, ölmedin sen daha. Hayattasın, kalk ayağa.


melankoliningunlugu

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Boş veremezsin , kafana takarsın.Hep gülemezsin , bir gün ağlarsın. Ve o gün ağlarken gözünden dökülen her damla yaşta , canının her yanışında , senden alıp götürdüklerini düşünürsün.Yüreğine bir sancı durur , bir kıvılcım doğar.Bir orman gibi yanarsın.Söndürmeye çalıştıkça kelimelerin boğulur.Gün ve gün unutulurken sen , yüreğin unutmaz böylesine yanarken.Kör olası ayrılık bir saniye bırakmaz hep boğazına durur , bir kuru ekmek gibi. Ne yutkunabilirsin , ne de yokmuş gibi davranabilirsin.Sevda deyip tutunduğun , gün olup unutulduğun kadın da öyledir işte.Ne acısı geçer bir saniye , ne de hiç gitmemiş gibi yaşayabilirsin.Gömülürsün kimi zaman şarkılara , kimi zaman yalnızlıklara.Hatırlamak istediğin güzel anılar unutulur da unutulmaz o zamansız veda.Gitti derken kan dökülür sesinden dizelerine.İşte bundandır gitti diyemeyip veda deyişin.Ve öyle bir veda ki sanki yüzlerce kelimenin anlatamadığı bir vazgeçiş.Onlarca şairin bir araya gelse dahi anlatamayacağı bir vazgeçiş.Onun senden , senin kendinden vazgeçişin.Bizimkisi de böyleydi işte ; bir terk ediliş , bir vazgeçiş ve zaman ayarlı bir veda.Geldi , geçti ama geçmeyecek izi kaldı…
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Older Posts

Bu Blogda Ara

Yazar

About Me

Bir zamanlar her şey mümkünmüş gibi hisseden, kahraman olmak için süper güçlere ihtiyaç olmadığının farkında olan, kelimelerle hayat kurtaran, en azından kendi hayatını kurtaran, kendi dünyasında bir blog yazarı...

Takipte Kalın

  • facebook
  • twitter
  • instagram
  • Google+
  • pinterest
  • youtube

Son Gönderiler

Takipçiler

Toplam Ziyaretçi Sayısı

Created with by ThemeXpose | Distributed by Blogger Templates